![]() |
|
Spaces home And so it goes...PhotosProfileFriends | ![]() |
|
May 03 karabasanşu cumhurbaşkanlığı seçimi ve ardından gelen rezaletlerle birlikte benim de geçen aydan beri üzerime bir karabasan çöktü, ruhum karım karım karardı. sevgili türk halkının, yani arkadaşlarımın, dostlarımın, selamlaştığım çoğu insanın heyecanla ele ele verip, bayraklar, emailler, sloganlar hatta hakaretlerle memleketi kurtarmaya girişmelerinden, ya da gözlerini sıkı sıkıya kapamalarından, hele hele de 27 nisan gecesinden bu yana, ben yaşadığı ülkeden umudumu kestim. ağır birşeymiş bu, hakikaten böyle evde otururken insan üstünden atmak için bilinçsizce sık sık offff'luyor ama işe yaramıyor.
neyse ki iki tane bayıldığım kadın var. oh, diyorum, işte sonunda. kafayı sıyıran ben değilmişim yani.
birincisi, geri dönüşünden sonra bir süre tekerlemeler uydurduktan sonra son günlerde nihayet kendine gelen perihan mağden. 1 mayısta çıkan yazısında, benim herkeslere haykırmak isteyip de boşver diyip geçtiğim her şeyi böyle çatır çatır yazmış.
bir de birkaç aydır defne koryürek'in blogunu takip eder oldum.
azıcık nefes almak için herkeslere tavsiye. March 23 28şanslıyım, bebekliğimden bu yana çekilen herhalde kimsede olmadığı kadar çok fotoğrafım var. Çünkü ağabeyim Eşref iyi bir fotoğrafçıdır (aynı zamanda da aile albümlerimizin koruyucusudur). son sıralarda albümlerdeki fotoğrafları nette yayınlamaya başladı. (bir kısmı için buraya buyurun, ama çoğu başka yerde) ben de böylece fotoğrafların bir kısmına kavuşabildim.
Eşref, daha eski olan fotoğrafın altına "gördüğüm anne kız resimleri arasında en güzeli" diye not düşmüş. diğeriyse benim en sevdiğim, bakmaya doyamadığım bir fotoğraf. annem olsa, "kaldır şunu gözümün önünden, çok yaşlı çıkmışım," derdi, ama bence hastalığına rağmen her zaman çok güzeldi. yüzündeki çizgiler anneanneminkilerle aynı yerde, sanki kadınların ortak bir sırrı varmış gibi. Bende şimdilik sadece şu kaşların arasındaki derin çizgi var, annem gibi sık sık kızıp, kaşlarımı çattığım için. bu fotoğraf da bana annemin arkasından gittiğimi söylüyor sanki.
ben hep doğum günlerimde, çocukken Ankara'da doğum günüm kutlanırken annemin dışarıdan bahar dalları toplayıp, masa örtüsünün kenarlarına iliştirdiğini hatırlıyorum. her şeye bu kadar özen gösteren bir kadındı annem. her gün annemi hatırlamak için bir nedenim oluyor da, doğum günlerimde daha bir özlüyorum. March 17 çok sonra bir arayazamıyorum. yazamıyorum. hiçbir şey yapamıyorum. bu blogun bir yerlerinde "erenköylü bir iyi aile çocuğuyla evlenip, burada yemek tarifleri yazacağım" mealinde bir şeyler yazan şom ağızlı parmaklarım kırılsın.(hayır evlenmedim canım.)
aylar sonra (hmm, 6 dan çok, 12'den az) sonunda manitusla gecelerimizi ayrı ayrı takılarak da geçirebileceğimize aklımızın ermesi ya da canımızın öyle istemesi aşamasına geldikten sonra (aslında onun aklına erdi, benim akıl hala yemek tariflerinde) bir cuma gecesi evde yalnız kalmış bulunuyorum. bilgisayarım aylardır word dökümanlarına yazıp yazıp -muhtemelen akşam yemeğini pişirme zamanı geldiğinden- yarım bıraktığım birşeylerle dolmuş. pek de dert etmiyorum. ya da ediyorum. aslında ediyorum da, yazamıyorum.
şu sıralar hayatımda geç kalmış "oz" takıntım dışında hiçbir şey yok. günlerim gece olsun da oz başlasın diye düşünerek geçiyor. dışarı çıkmak istiyorum, kız arkadaşlarımı görmek istiyorum, konserlere gitmek istiyorum, ayna karşısında süslenmek istiyorum, oray eğin okuyup sinir olmak istiyorum, müzik dinlemek istiyorum. da bunları böyle sıralayınca olmuyor işte. enerjim yok. sonraaa. aklımda bir sürü olası sex and the city açmazı var toparlanabilecek. ama onları toparlamak da mümkün değil, söyle kızlarla baş başa vermek lazım. ama herkes ya çok çalışıyor, ya da evlendi ya da evlilik hazırlığında hatta hatta karnı burnunda. yaş 30 oldu ya, herkeste bir tuhaf telaş hali. 10 sene sonra hepimizin aklı başına gelir mi? herkes boşanıp, işini gücünü bırakıp yeniden bir araya gelir mi? gelse mi? onu da bilmiyorum. galiba anneme benziyorum. December 13 tasa(r)landımdoğalgaz faturam 180 YTL geldi. anladım ki ben 7 senelik çalışma hayatının ardından, ayda 3 işi bir arada yaparak bile olsa, henüz bir doğal gaz faturasını kapatmaktan aciz bir insanım. ama sorun değil. çözümünü buldum. bugüne bugün kendimi metin tasarımcısı ilan ediyorum. sonunda ben de tasarımcı oldum. kart da bastıracağım böyle. fiyatı paragraf başına 100 dolardan açıyorum. yerse. December 01 catnip dreambüyük kararı verdim: çalışmayacağım. çalışmayacağım ulen!! ama sadece yarım saatliğine. zaten öğle tatili olduk, sınıfları doldurduk. sevgili patronaj, sen kızma, emi!? bu ay da pms’i atlatmış bulunuyorum. Hasar tespiti şöyle: kavgalama: 2 sinir krizi: 0 Ağlama krizi: 2 tüketilen çikolata: 2 Sevgi gösteren sevgiliyi yalancılıkla suçlama:0,5 Telefon eden babayı baskıcılıkla suçlama: 0 Telefon etmeyen babayı ilgisizlikle suçlama: 0 bu şahane başarıyı, valerian root denen ve hayatımda bugüne kadar işe yaradığını gördüğüm tek bitkisel ilaca borçluyum. gerçekte uyku ilacı niyetine kullanılsa da, yalan, en azından o açıdan etkilemedi. ama sabah 8 olup da saat çaldığı anda yataktan zıpkın gibi fırlatma etkisi var. insanı daha bir enercik, daha bir cimcime, daha bir şakacı yapıyor. Ve çokkk kötü kokuyor, öyle böyle değil. Ama ben bu saçma bitkiyi öyle çok sevdim, öyle çok sevdim ki o kusmuk kokusuna bile hastayım. valerian root denilen bu nane, aslında catnip olarak çoğu insanın bilmesi gereken ama bilmediği kediotu işte yahu baya. Kediotu ne derseniz, kısacası “kedi otu” işte. aaa, çok sordunuz. kedinin önüne koyuyorsunuz, iki koklamada kafayı bulup yerde taklalar attıktan sonra uykuya dalıyor. yani biz kötü hayvan sahiplerinin, erkek kediye pembe tasma takmak, kafalarına bant yapıştırıp yampiri yürütmek, müzik eşliğine patilerini tutup zorla dans ettirmek, gel mama vericem diye çağırıp, burunlarına soğan dayamak veya mandalinanın suyunu suratlarına pörtletmek falan gibi yaptığımız hunharca eğlencelerin bir uzantısı. panter emel duymasın ama kedim beni hala seviyor. geçen gece de valerian root şişesini patileriyle kavramış koca kafasını içine sokmaya çalışıyordu. çok istedim sokmasını. hatta arkadan az ittirdim. sığmadı. yılbaşı yaklaşıyor. noel de yaklaşıyor ama biz türkler hepsine yılbaşı diyoruz zaten. Sufjan Stevens'ın "Songs for Christmas" ını merakla indirmeye çalışyorum, soulseek'de günlerdir sırada bekliyor. beklemese de birşey fark etmeyecek, zira iş yerim seneler sonra bana dial up keyfini yaşatıyor. kendilerine teşekkürü borç bilirken, binmesem de taksi ücretlerine gelen zammı da protesto ediyorum. igdaşı ve türk telekomu da. ayrıca gelir vergisini de vermek istemiyorum, benim gelirim bana ancak yetiyor devletle paylaşmak istemiyorum. noterleri iyice protesto ediyorum, bir kağıt parçasına 60 milyon istiyor dangalaklar. ama yine de bir daha dünyaya gelirsem noter olmak istiyorum. ya da muhtar. ya da vali. öyle şiş göbekli, keltoş bir adam olmayı hayal ediyorum. günün hay akıl fakir yarabbimi: elele dergisi 2 senedir 30. yılını kutluyor. kadın dergisi ya, illa hesap hatası yapacaklar. günün notu: icon’ın çıkışı ocak’a kaldı. Bayinizden sonra istersiniz. günün dileği: papa İstanbul’a yerleşsin. trafiksiz hayat şahane. November 07 elektrik sobası ve bilmemnegüneye taşınamama, ingiltereye gidememe, amerikaya göçememe, onu yapamama bunu yapamama halinin ortasında nasılsa yeni bir eve kapak atmış bulundum bulunmasına da, internetim yok telefonum yok. daha düne kadar doğalgazım yoktu. ondan önceki gün tavan aktı. iş yerimde kalorifer yok. elektrik sobası yaşıyor odanın ortasında. hayat çok zor be. aha şimdi gidiyorum telekoma.
yok yok. evim güzel. ev güzel. eşyalar güzel. kedim güzel, köpeğim güzel, sevgilim güzel. daha ne be.
hakikaten fazla ara vermişim, ne yapmışım ben böyle. ama sorun söyle bişi. bu ilişki denen nane içinde yaşadığım her şeyin bir şekilde bir başkasına da ait olma hali beni rahatsız etti şekerlerim, ondan yazamadım. hala da yazamam yani. bu böyle laf olsun diye. şakacıktan:P
neyse asıl konu: icon türkiye aralık ayında bayilerde. sana noluyo diyeceksiniz. bilmiyorum hakkaten bana noluyor. tasarımcı değilim, cool hiç değilim. akşama ne yemek yapsam diye düşünüyorum.
ayrıca ben gideliberi bu spaces'ın yeni halinden hiç hoşlanmadım. nerde bunun publish'i be? June 13 life is a cabaret midir nedir?bu aralar hic yazasim yok. tehlike sinyali yani. ama yazsam simdi asktan meskten, hayatin bir tuhafligindan soz etmem, aha buraya tukurdugum her seyi sapur supur yalamam gerekecek, personama uymaz sekercagizlarim, boyle idare edin... June 02 kadınlık halleribir kadının en beter hali kendisiyle, bedeniyle savaştığı hali. bedenim söz dinlemeyip kendi başına işlere kalktığında mesela, ben kendisini tanıyamadığımda, çok kızıyorum. güzel geçinip gidiyoduk, nedir bu tripler diyorum ama dinlemiyo, zaten her ay küçük çapta yapıyo bunu.
allah entegrasyonumuzu bozmasın, amin. öte yandan bir kadının en sevdiğim haliyse "ben bir bok yedim, ehi ehi" diyen kız arkadaş hali.
beni hormonlarıma emanet etmeyiniz. mesela ben bilgisayarın başına başka birşey yazmak için oturmuştum, ama aniden fikir değiştirdim, alnımdaki damarlar kabarmış şekilde, dün gece unisom alıp bayılmama neden olan tespitimi bağırmak istiyorum hepinize: bizim adamların büyük kısmı "az veren candan, çok veren maldan" sözünü yanlış anlamışlar. "ben bir bok yedim, ehi ehi," diye gelen kız, şimdi üzgünse, ben kız arkadaşlığın gücü adına o herifin kafasını alıp duvara çarpa çarpa kızın bol bulup da savurmadığını, birini bedeniyle sevme isteğinin de, üreme amacının da, basbaya cinsel ihtiyacın da her zaman özel olduğunu, ancak "veren" kadının sevebileceğini muhtemelen sarsıntı geçiren beynine sokmaz mıyım?
bağırmak dedim de, kadının başka bir sevdiğim hali de, avazı çıktığı kadar bağıran hali. ben mesela ayağıma basıldığında, bağırıyorum. insani bir tepki aslında, canım yanıyo. bağıracak gücü bulmam, canımın yanmadığını göstermez. di mi şekercağızlarım? "ühü ühü ühü, küçük,
tatlı papişimin üstünden ayağını çeker misin, çünkü ben çok iyi yürekli bir kız çocuğuyum" yerine "çek lan ayağını" demem, ağrı eşiğimin yüksek olduğunu göstermiyor. üstelik ne yazık ki genellikle kadınların ayağına basma kabiliyetine sadece canını yakabilecek kadar sevdikleri sahip oluyor. erkeklerinki gibi iktidar savaşından gelen bir alışkanlık değil bizimkisi.
yani ben kadının sevenini, utanmadan sevişenini ve korunmak için stratejilerle değil, içgüdüleriyle savaşanını seviyorum efendim. 50 kiloluk bir sabun kalıbından farksız olanlarını hayatımda barındırmıyorum. anladım ki benim kadın zevkim erkeklerle uyuşmuyor. dolayısıyla ben, dün gece gece aklıma düşen antonia's line'ın da etkisiyle hayatımdaki bütün hayran olduğum kadınları uygarlıktan uzak pastoral bir ortamda bir araya toplama hayaline başladım. benim şu gözlerimle gördüğüm en erotik sahne olan antonia'nın tarlaya tohum serpmesini o kadınlarla canlandıralım mesela. ama hiçbir erkek görmesin. anlamazlar çünkü, yine sinirlenen biz oluruz.
May 23 not-so-elegantly wastedinxs'in geçtiğimiz yıl michael hutchence'siz bir albüm çıkardığından bugün vh1 sayesinde haberim oldu. aslında grubun pop idol benzeri bir yarışmadan birinci çıkacak kişiyi grubun solisti yapacaklarını duymuştum, ama bu kadar umutsuz olduklarına inanasım gelmemişti.
grubun başındaki gürül sesli ve komik derecede cool çocuğun kim olduğunu merak edip araştırdım ki ne göreyim. hakikaten dedikodular doğruymuş, rock star:inxs diye bir reality show düzenlenmiş ve j.d. fortune denen çocukcağız finale kalıp inxs'in solisti olmuş. yani tahtaya vurarak söyleyeyim, mazhar alanson'a birşey oluyor, fuat'la özkan'da onun yerine pop star abidin'i alıp yollarına devam ediyorlar gibi bir durum. ecnebiler buna şöyle tepki verirler şekercağızlarım: pathetic!
ama acele etmiş olurlar. elimizde jd fortune'la ilgili daha patetik bilgiler de var: kendisi eski bir elvis impersonator, dövüş sanatları öğretmeni ve bir msn space sahibi. dünyanın en berbat 3 uğraşı yani. hah, bir de kendisi kanadalıymış. hahaha haha ha.
aslında "ay ay adam mezarında ters dönecek" hassasiyeti gösteresim yok. ama inxs'in benim ve herhalde benim yaşlarımdaki bir sürü insanın kişisel tarihindeki yerini böyle sarsmalarına da alındım.
bir kere sezen cumhur önal'ın elinden kurtuluşumuzun ilk adımı olan magic box'ın test yayını hatırlayınca benim gözümün önüne suicide blonde klibinin üstümüze üstümüze yürüyen at gibi sarışınları geliyor. sonra, o zamanlar inxs dinlemek sağlıklı birşeydi, çünkü bizim dünyamızdaki alternatifi nkotb idi. yani inxs olmasa şimdi celine dion yoluna sapmış olabilirdik. bir de inxs, isminin telaffuzundan, müziğin kendisine ve elbette michael hutchence faktörüne kadar her şeysiyle "seksi" bir gruptu. bu o zaman pek isimlendiremediğimiz bir lezzetti tabi, ama düşüncesi ilk ergenlik döneminde kafamızı iyice karıştırıp, yakamızdan düşmüyordu. zaten o zamanki kız güruhumun michael hutchence'i "tatlı" (cümle içinde kullanırsak "ay çok tatlı!") bulmasının tek nedeni kelime haznemimizin yetersizliğiydi herhalde. tabi bir de önce adamın posterine, sonra da mahallenin sivilceli oğlanlarına bakıp "e bu da erkek, o da, ama???" travmasını atlatabilenlerimiz şimdi evlenip çocuk sahibi oldular.
![]() zamanında dünyanın en iyi vokallerinden birine ve en karizmatik starına sahip bir grubu, bırakın kanadalı bir elvis taklitçisini, herhangi birisi üzerinden yeniden tanımlamaya çalışmak, oturup sabahın 4'ünde bu konuya kafa yormaktan daha "pathetic" değil midir? ne diye karikatüre dönüştürdünüz lam grubu, başka eğlence bulamadınız mı, boyu devrilesiceler! (aha, uyku da kaçtı)
May 21 rebus günlerigüneye kaçma planlarım john rebus'la tanışmamla ertelendi gibi görünüyor. Kendisi, kitaplarının çevirisini aldığım Ian Rankin'in Inspector Rebus serisinin baş kahramanı. kendisiyle henüz tanıştık, ama iyi anlaşacağa benziyoruz. şimdiden bilgisayar başına kilitlendim, yaz aylarımı kendisine ayırdım. bir de çalışırken ikide bir zeynep ergun'un acı verici "detective novel" dersi aklıma gelmese.
Ian Rankin enteresan bir adam. sırf zamanında bir punk grubu olması bile a.l. kennedy çevirisinden sonra iskoç yazarlara bulaşmama yeminimi bozmama neden oldu (aslında bu benim acayipliğim galiba). romanlarında da sık sık müzik göndermeleri yapıyor.
benim çeviri yaptığım dönemlerde elimdeki metne uygun bir grup bulup sadece onları dinleme takıntım var. kennedy'nin glasgow'una belle and sebastian iyi gidiyordu, nick cave de gözlemevi hikayelerinin grotesk havasına cuk oturmuştu mesela. geçen cuma da ian rankin'e uygun birşeyler düşünürken, adamın sitesinde şöyle bir paragrafa rastladım:
denemek için derhal leaders of the free world'e sarıldım. bir de sözlüğü açıp baktım ki ne göreyim, tam da o gece babylon'da elbow konseri yok muymuş? gittim tabi ki. kalabalıktan muzdarip olup, bütün geceyi babylon'un sigara içmeyenlere ayrıldığı için bomboş duran anlamsız bölümünde sigara içmeyerek geçirdim. ona rağmen güzel bir geceydi. ama sigara ve içki düşkünü rebus şimdi zihnimde elbow'un sahnede sigara ve birayla bolca haşır neşir olan ve her şarkı arasında izleyicilere "cheers" yapan solisti guy garvey formuna büründü. sanırım yanlış yoldayım, halbuki kitapların tv uyarlamalarında rebus rolünü en sevdiğim iskoçlardan biri olan john hannah oynamış, ama hiç gözümün ününde canlanmıyor. neyse, ben en azından rebus müziğimi bulmuş oldum.
***
punk levent eski godet'nin sokağında box diye bir mekan açmış. konser sonrası peyote'nin tepingen insanlarından kaçıp oraya uğradık, bomboştu. paparazziler gelmesin diye
(!!??!) reklam yapmıyormuş. ayrıca saat geç oldu diye daha biralarımız bitmeden bizi silahla kovaladı. olsun, yine de insan mekanın tutmasını istiyor. ben bir gecede birkaç aylık guns'n roses stokumu yaptığımdan, bir daha gitmem herhalde. ama kim bilir, hazır finlandiya eurovision'u madara etmişken, belki bir hard rock rüzgarı eser buralarda, kulaklarımızı tıkar dayanırız evelallah. ya da hallelujah.
*** çalışırken sesini kıstığım televizyona arada bir göz atıyorum. gördüklerim karşısında evden fırlayıp dünyanın diğer ucuna kadar koşasım geliyor. her 29 ekim'de vals yaparak rejimi koruyan insanlar bu sefer de danıştay saldırısından sonra anıtkabire koşuyorlar. törene katılan kapalı kadının başına üşüşen tavuklar kadıncağızın zorla başını açıp altın günlerinde birbirlerine anlatacakları pek mühim bir zafer kazanıyorlar. halk, bülent ecevit'i ziyarete giden askerleri hastane kapısında alkışlarla karşılıyor.
bu arada ecevit'in durumuna ister istemez içim parçalanıyor tabi. kim olursa olsun, iyi günlerini bildiğim insanları zayıf görmeye dayanamıyorum ben. bu durumun insanın sevdiklerine nasıl dokunduğunu bildiğimden, rahşan ecevit'e de ayrı üzülüyorum. ama ben sevdiği adamı kaybetmesinin ne acı verici olduğunu düşünüp ekran karşısında tüm iyi niyetlerimi kendisine gönderirken (spiritüel kafa karışıklığı), kadın hükümeti istifaya davet ediyor ve "inşallah bülent iyileşir de vatanına hizmet etmeyi sürdürür" diyor. hayat arkadaşı ölümle mücadele ederken, bir kadın gerçekten bunları mı düşünür? ne acayip hayatlar bunlar, di mi sayın seyirciler?
keşke dünya düz olsaydı, kenarından kendimizi aşağı atardık. pek protest bir intihar eylemi olurdu. May 13 şehir siniri üstüme sinmeye başladı. gece gece uyku da tutmayınca nemrutluk yapasım geldi. hadi yine iyi başlayım. ben bu ayça şen kişisini uzun zamandır severim. tıpkı john lurie gibi, neden sevdiğimi bilmem ama severim. rock'n coke sırasında "çocuklar güneşte kalmayın, ayhan ışık olmayın" temalı kötü espiriyi matah birşeymiş gibi günde 10 kez tekrar etmesine rağmen severim. geçtiğimiz aylarda aktüel'de şebnem iyinam'a her tür deliliğini kusmasını bile kaldırdım. (sorun delilikleri değil elbette, bunları anlatmış olması. hem de şebmen iyinam'a. çünkü ben şebnem iyinam'a tüm hassas ince ve ah çok derin duygularını kusuveren kadınlardan tiksiniyorum normalde. o kelimeleri hassas tartılmış, özenle devrikleştirilmiş hülyalı soruların kadının ağzından öylece dökülüverdiğini mi sanıyosunuz?)
ama saatçi bayırı, tüm renkli karakterlere, olaylara vs rağmen basbaya bir kötü edebiyat örneği. yani ben o kulağa tangır tungur gelen, bir de üstelik gramer hatalarıyla dolu cümleleri anlayacağım diye her birini 2 kez okuduktan sonra ne zevk alırım o kitaptan. bir de kitabın editörü 80 doğumlu olduğu için dahi çocuk muamelesi görüyo neredeyse, kazık kadar adam halbuki. ne işe yaradığı da meçhul. kaldı ki "ay aynı bizim hayatımız" yaklaşımına babam ve oğlum furyasından sonra boğazıma kadar doymuş olduğumu anladım. alerji yaptı. digiturk kesik olmasa gün boyu hayvanlı kanal izler, tedavi ederdim kendimi. heyhat!
cocorosie jazz festivaline geliyomuş. (bkz: neslihan) aklıma 2 yıl önce nick cave'in "see you in 2 years" diyerek johnny walker yürüyüşüyle sahneden ayrılışı geldi. eee yani? geçenlerde otobüste müzik dinlerken as i sadly by her side'a denk gelip, sözler karşısında stendhal sendromunun dibine vurup, bir de gecenin 4'ünde adamın ingiliz edebiyatının en şahane şairi olabilme ihtimalini uzun uzun düşünmüşken. olsaydı keşke. May 12 i came, i saw, i stayed, i stayed i stayed....2 günlüğüne gittiğim olympos'ta 6 gün kalıp dün itibariyle istanbul'a döndüm. şimdi bu 2. cümleye ne yazacağımı hiç bilemedim. neyse yani, başta 2 gün denize girip sakin sakin takılıp evime dönmeyi düşünürken hayatımın en huzurlu ve en mutlu ve fingirsu günlerini geçirdim. kendime geldim, kendimi tanıdım. aha, esin olmak böyle birşeydi dedim. yine de ağlaya ağlaya döndüm.
anladım ki istanbul'da yaşayıp inatla buraya tutunmaya çalışarak kendime en büyük kötülüğü yapıyorum. hayatta bir türlü öyle doğa aşığı bir adam olamadım, oldum olası metropolleri, karmaşayı, şehir hayatını falan sevdiğimi sanırdım. ama olympos mayıs ayında başka türlüydü. içine girdiğim anda sanki zaten başka bir yer varolmamış gibi geldi. istanbul nasıl bir yerdi, kim vardı, neler oluyordu, hepsini unuttum. bir kez istem'le telefonda konuştum, geri döndüğümde saçlarının beyazlamış olacağını, ya da yeni bir iş bulmuş olacağını, nebleyim evlenmiş falan olacağını sanıyordum. kapıyı kucağında falcıların öngördüğü ikizleriyle açsa şaşırmıcaktım. 6 gün öyle uzun geldi. meğerse yalnızca eve temizlikçi gelmiş. istanbuldaki tek değişiklik buymuş.
tabi, aslında olympos'un en farklı tarafı insan ilişkileri cephesinde. insanlar geçici bir süreyi paylaştıkları için birbirlerine karşı dilediklerince iyi davranmakta ya da çirkinleşmekte özgürler. ben öyle hissettim. ama insan o kadar huzurluyken çirkinleşmesi mümkün olmuyor. ya da dünyada istanbul'daki kadar şişkin egolar bulunmuyor. o sevgi çemberinin içinden çıkıp da, dün smyrna'da yan masada geçen "eh, sevgili var, sevgilicik var aaabi" sözünü duyunca bir tepem attı, bir tepem attı. sevgilicikler siksin hepinizi. aha, yine sinirlendim.
hazır sinirlenmişken, ağzımı bozma vakti de geldi demektir. ben anladım ki türk erkekleri dünyanın en beter ırkı. hem çirkinler, hem ayılar, hem egoları götüm kadar. "bu kadın benden ne istiyor acaba" diye düşünmeden insancıl ilişkiler kurmayı beceremiyorlar. elimde kanıtlar var. ama özel hayata fazla girmemek için tek bir kanıt sunabilirim. şimdi olymposta doğa kuş böcek ve en çok da alkol derken, hetox kararı güme gitti elbette. dünyanın en yakışıklı ve düşünceli ve akıllı ve hoşsohbet erkeği olan ingiliz abimiz sabah odaya elinde kahveler ve kahvaltılarla girerken, dünyanın 2. güzel yüzüne sahip ve dünyalar komiği ve zekisi amerikalı oğlan çocuğu (yaş 20) (trende uyalım he-tox yapalım die gittiğimiz olympostan ayşegül de ben de genç erkek trendine uyarak geri dönmüş olduk. çok trendy'yiz.) en azından giderken bahçeden kopardığı çiçeği vermeyi akıl etti. yanlışlıkla bulaştığımız türk erkeğiyse karşıma geçip bu ilişki nereye gidiyor, benle birlikte olmak için bana uzun süre çok sevgi ve şefkat vermelisin ama karşılık bekleme konulu bir konuşma yaptı. (tatilin geri kalanını da tükürdüğünü yalamaya çalışarak geçirdi ahahaha)
tabi, bu konularda kader hep en iyisini sona sakladığı için tatilden nur topu gibi iki günlük aşık olarak döndüm. bu blogda kendisinden bahsetmemi kendi istedi die yazıyorum, ortalara saçmaya niyetim yok. ama avustralya'da yaşayan, vietnamda çalışan bir ingilizle maalesef bir bok yaşanamadığı için oturup üzülmek yerine mütemadiyen coşkun bir ruh hali içinde geziyorum. a camp'in frequent flyer denen ve normalde bana bayık gelen şarkısını kahkahalar içinde dinliyorum. delirdim yani. ama carlos die bir adamın cebinde bir not defteri ve diş fırçasıyla dünyanın bir yerlerinde geziyo olduğunu düşünmek bana huzur veriyo. başka bir sürü insanın sırt çantalarıyla dolaştığını düşünmek de öyle. o kadar temizlendim ki, kıskanamıyorum. belki aşık da olmamışımdır. ya da aksine, aşk böyle bişi olmalıdır, emin değilim. ama kesin olan birşey var: hayatta böyle kısa ve tatlı karşılaşmalar, yatıya gelen ve hayatınızı ele geçiren misafirlerden daha iyi, daha normal, daha güzel.
bir ısmarlama konu daha: 2. günümüzde deli gibi yağmur yağdığı için ayşegül'le odaya tıkılıp çok eğlendik.(aşağıdaki tek olympos fotosu da o sırada çekilmiş bir ayşegül) galiba bir gece önceki sarhoşluğumuz nüksetti (the alcohol strikes back die gülme krizine girdik). bir ara konu antidepresanlara geldi. ben bu antidepresan kullanımına hakikaten sinirlenmeye başladım. kullanan arkadaşlarım bir süre sonra duygusuz ve acımasız olduklarını, insanlıktan çıktıklarını söylüyorlar, hepsi bu yüzden bırakmış. durum böyleyse benim ne suçum var, nie insanlıktan çıkmış insanlarla birlikte yaşıyorum. ayrıca mesela iş hayatında birileri antidepresanların desteğiyle savaşırken, benim tek tabanca kalmam ve dolayısıyla sık sık tuvaletlerde ağlama krizine girmem haksızlık değil mi? neyse ayşegül'e "antidepresan kullanan insanlarla aynı kulvarda yarışmamız haksızlık" dedim. o da bunu yaz dedi. diye yazdım.
sonuç itibariyle, pazartesiye kadar bir ek hazırlamam lazım. aklım başka yerlerde. olymposa geri dönmeye çalışacağım sanırım. hatta istem de gaza geldi, şimdi hadi ev kapatıp güneye yerleşelim diyo. zaten dün istem'in beni sürüklediği falcı da durumu doğrular şeyler söylemişti. bir de yakında buraya sırt çantalı bir adamın geleceğini söyledi tabi. fingers crossed!
April 29 candlelandyorumları geçen gece eve döndüğümde gördüm. hemen atlayıp hepsine tek tek yanıt yazasım geldi, ama birkaç cümle sonunda pilim bitti, ilkini bile gönderemedim. iyi ki de gönderememişim, neden bilmiyorum, öyle diyesim geldi.
hafta içi boyunca yaramazlık yaptım. ahlaklı bir işsiz olarak evimde oturup iş peşinde koşturmaya niyetlenmiştim, ama işsiz bir arkadaşın canı sıkılan insanlar için nöbetçi eczane olduğu gerçeğini unutmuşum. dün geceye kadar eve giremedim. iyi de oldu. çarşamba gecesini yine mahallede geçirdikten ve hemen hemen hiç uyumadıktan sonra, perşembe bir arkadaşımın doğum günü için teee peyote'ye kadar gittim. gecenin dedikodusu: yakın zamanda şahane bir basın manevrası yapan teoman bey, gördüğüm kadarıyla annesine verdiği sözü tutuyordu. gözlerim yaşardı, gidip o sevimsiz başını okşayasım geldi. gece ayşegül'le birlikte, dans edemeyecek kadar yorgun ya da şuuru yerinde insanları dans ede ede, barın dörtte birine tıkıştıran taş çatlasın 20'lik kızlara ve oğlanlara bakıp, 5 yıl sonra nerede, ne durumda olacaklarını tahmin etmeye çalıştık. şahane playlist sayesinde o zamanlar tanışmamamıza rağmen birbirinin neredeyse aynı olan anıları saydık döktük. şu an aklımda kalanlar: kent fm, kaybedenler kulübü ve nöbetçi büfe, kasete çekilen radyo programları, Q, kod müzik, ingiliz hayranlığı, bbc dinleyerek aksan kapmaya çalışmalar ve sonunda boktan bir cockney aksanı sahibi olmalar ve bittabiki şimdiki "cool" benzeri bir sıfat olarak ota boka "brit" demeler. bir ara happy mondays çalarken aklıma üsküdar'daki evde burak'la geçirdiğimiz bir gece geldi. gece dönüp de burakın aynı evi hatırlattığını görmek de hoş bir sürpriz oldu. şimdilerde ingiliz vatandaşı olmaya hazırlanan bu burak efendi o zamanlar (97-99) londra'ya alışma turları düzenliyor ve her seferinde Q dergileri, yeni albümler ve çok uzaktaki memleketimizden trend haberleriyle dönüyordu (zengin bok). bu trendlerden biri de party animal olayıydı. (hahaha) belki de yalnızca burakın uydurmasıydı, ama bildiğimiz küçük peluş hayvanları adnan şensesin ceketi misali kemerimize tutturup, happy mondays çalıp manyakça dans etmiştik. hatta bu burak insanı kapşonunu kafasına geçirmiş bez taklidi yapıyordu.
burakı yeterince rezil ettikten sonra sıra bana geldi. aynı gece zıvanadan çıkmış şekilde devam ederken, kırmızı spor arabalı komşumuz kezban arca batıbeki'nin eve geldiğini görüp zaten tavandan yere kadar olan cama fırlayarak o zamanki cikletliğime uygun biçimde kendisine seksi danslar yapmıştım, burak da şaşkın şaşkın bana uyum sağlamaya çalışıyodu. zavallı kadıncağız bize bakakalmıştı. mesaj: spor arabalı bir ressam olarak havandan geçilmeyebilir ama biz üzerimizde kurbağa kermit ve penguen pertevlerle camları yalayarak seni rahatsız ediyoruz çünkü dünya aslında bize ait. o günler neyse ki geride kaldı. ama peyote'de dans ede ede bizi duvara yapıştıran çocukların arsız ruh halini buradan anlayabiliyoruz.
***
chris martin meselesine gelirsek, burakın başını yediğimi hatırlamıyorum. yemişsem de bir an dellenmiş ve ingiliz işleri bakanım olarak o an kendisini muhattap almışımdır. evet chris martin pek hoş bir delikanlı, keşke bu kadar sıkıcı bir adam olmasa. dolayısıyla poisongillere iç güveysi gitmesine destek veriyorum. karşılığında arada bir bana profil vermesini istiyorum. evet, erkeklerin önce burunlarına bakan tuhaf bir türüm ben. suratlarına şaşı şaşı bakıyorsam nedeni budur.
ama poison'ı chris martin'in ayakları konusunda uyarmamda fayda var. çünkü gwyneth zamanında adamın ayaklarının koktuğunu ve çoraplarını evin sağına soluna attığını açıklamıştı. zaten bu arzulanan erkekleri elde eden kadınların, rakiplerini yıldırma politikalarına hastayım. sadie frost'un bir röportajda "dünyanın en seksi erkeklerinden birisiyle evli olmak nasıl bir duygu?" sorusuna "jude normal bir erkek. hatta ağzının nasıl koktuğunu bilseniz bu soruyu sormazdınız" gibilerinden bir yanıt verdiğini hatırlarım. jude law'ı buldum da, ağzına bir naneli şeker atmaktan acizim sanki.
*** son olarak, lullabies to violaine'den ümidimi kesmeye karar verdim, o kadar parası olan nakit versin, fatura ödemem lazım. başlıkta adı geçen ian mcculloch featuring elizabeth fraser hadisesini de günün şarkısı olarak kyberneticka babicka hanfendiye gönderiyorum. rum rum rum. April 27 wishlistcocteau twins diniyordum, bir an ulan kesin mesela 2 sene önce yeni albüm yapmıştır bu insanlar farkına bile varmamışımdır paranoyasına kapılıp, açıp baktım. Çünkü böyleyim ben. bu kış güzide ilimizde, hatta ne ilimizi yahu, bizzat mahallemizde bir the bravery konseri gerçekleştiğinden yeni haberdar oldum. yine bir kaç hafta önce vh1'da bilmediğim bir şarkıyı söyleyen morrissey'e bakıp bakıp şarkı bitince "anaa yeni miydi bu??" tepkisi verdim. bahar geldi, yaz geldi, daha bir sürü şahane albüm var böyle atladığım.
sonuç itibariyle cocteau twins 10 yıldır yeniden vbir araya gelemeyip, albüm yapmamaya devam etmiş. ama geçtiğimiz ay lullabies to violaine diye bir toplama çıkmış ki, wishlist'ime ekledim. yılbaşı da doğum günüm de geçti. seneye kadar bekleyemiciim, ama bana bir yıl ortası hediyesi yapmak isteyenler, parası olup da gariban sevindirmeye niyetlenenler ya da yeni sevgilisi fazla konuşan eski sevgililer daha fazla ah almamak için rüşvet olarak (çok pis beddua ederim ha) amazondan ısmarlamayı düşünebilirler. düşünebilsinler. düşünsünler. lütfen.
madem wishlist diye başlık attım, gerisini getireyim... mesela fenerbahçeliler akıl fikir edinsin. (bkz: aşağıdaki foto) (daha da bkz: kızın başucundaki atkı)
haydi istanbul vapurunu seç olayındaki vapurlar biraz daha farklı olsun, hepsi birbirine benziyor bunların. madem değiştiriyoruz, bari bir şeye benzesinler. ya da eski vapurlar kalsın. ama benim hayatta vapura işim düşmesin. sabah sabah işim gücüm varken hiç o vapurlarla ilgili romantik değerlendirmelerde bulunamayacağım efendim. hepsi aynı derecede pis, kötü kokulu, kalabalık ve yavaşlar. eskileri de öyleydi, yenileri de öyle olacak. zaten bence avrupa yakasına vize uygulaması gelsin. anadolu yakasındaki kadıköy çocukları kendi yağlarında kavrulsun. hayvan gibi kira ödeyip işsizlikten kırılıyoruz burada. alooo!
aloo dedim de, kerem alışık annesini, rahmetli dayısını, kanlıcadaki evlerini ve bahçedeki çiçeklerini alıp başka bir dünyaya ışınlansın. kalsın orada.
madem sevmediklerime geçtim, poison hanımın yüce affına sığınarak coldplay denilen grubun da dünyadan silinmesini istiyorum. gwyneth paltrow gibi insanlıktan nasibini almamış bir züppe kıymığıyla evlenen bir adamın insanlık meselelerine kafa yorduğunu ima etmesi bile yeterince saçma. ayrıca tatlı bir aşk şarkısı yapan ve hemen ardından ortadan silinmesi gereken oxford'lu çocuklarken, yeni u2 olmaya heveslenmeleri daha da saçma. hem de u2'dan daha sıkıcılar. bono en azından ian mcculloch'u taklit ederek işe başlamış. kadir kıymet bildiğinden affedelim onu. chris martin arada dergilere profilden poz vermekle yetinebilir, ingiliz modeli burnunu seviyoruz, ama kendisine illa ki kahraman arayanlar pete doherty'ye yönelsin.
operasyonlar falan son bulsun, askerler geri dönsün, hepsi toplu izne çıksın, bir daha da geri dönmesinler. ayrıca askerlik kaldırılsın. kaçmak zorunda kalan sevdiklerimiz geri dönsün, sevenler kavuşsun. gidişini (yine mi ulan) tuğçe baran hanfendiden haber aldığımız bir kişi hariç. o tayland'da kalsın, zaten tipi de müsait. ama bizim koskoca "yine mi ulan tuğçe" o duyduğunun hakikaten de bir taraflarını yalnızca kaşıma sesi olduğundan emin olsun, tufaya gelmesin. en son tufaya gelenler 18 yaşlarındaydı. ha, "yok, 30 küsur yaşında bir tabula rasadır benim beynim" diye diretecekse bir an önce o da gitsin tayland'a. hatta akıllı da olsa gitsin, aptal da olsa gitsin. gitsin ki özerk bir daha tuğçe baran okumasın. cem karaca da dinlemesin. şeker de yesin. April 19 delirim ve istifasabah işe gelirken yaz sıcağını, güneşi falan görünce belki de işimi severim, birkaç ay daha şans vereyim diyordum. binaya adım attığım anda yaşanan terslikler ve gerginlikler birkaç saat içinde fikrimi değiştirdi. çok delirmedim, sinirlenmedim, tepem atmadı yani. ama kendimi bataklıkta gibi hissettim. derhal bir istifa dilekçesi yazıp insan kaynaklarına koştum.
bir de bana neden ayrıldığımı sormazlar mı? kurumlarında iyileştirme yapmaları için gerekiyormuş. şaka gibi. bir basın kuruluşu düşünün ki, röportaj tarihine ve saatine ulaştırma ve fotoğraf editörü karar versin. iki hafta bir iş için uğraşmışsınız, fotoğrafçı istediğinizde daha çekime beş gün var ama fotoğrafçı bulunamıyor mesela. oraya oturttukları adam da, napıyım çekme, diyebiliyor. sonra dışarıdan fotografçıyla çalıştım diye finans bilmemnesine ben hesap vermeliymişim. ayrıca şu anda sizlere windows 98'de çalışan 64 remli bir x86'dan sesleniyorum. yazdıklarımı göremiyorum mesela. günde en az 15 kez de çöküyor bu alet. murphy kanunlarına uygun olarak işim aceleyse açılmayı da reddedebiiyor. ama bilgi işlem bu binada 128 rem bulamazsın diyor. bu yüzen bulunduğum binada bir kişilik işi 3 kişi yapıyor. insanlara ya neden bu saçmalıklara kimse ses çıkartmıyo diye sorunca da, napalım burası böyle, diye yanıt alıyorum.
insanlarla konuşmalardan biliyorum, hakikaten TC beyin bütün şirketlerinde böyle ağır bir hantallık ve koyunluk hali varmış insanların üzerinde. neden olabilir diye düşündük, bulamadık. galiba bir zamanlar yalan bir kelime sandığım vizyon eksikliği, çoğu mezun olduğundan beri burada çalışan insanların üzerine yapışmış. herhalde buradan emekli olacaklar.
bense bu postu giymeyi bir ay bile sürdüremeyecektim. yaptım fevri bir hareket, belamı bulacağım da, bari nolur bir daha işim düşmesin bu saçma yere, diyorum.
bu arada, maaşımı da çoktan bitirmiş olduğum için fena halde işsizim. ama cuma günü geç kalkıcam. hatta kalkmıcam. bunalımda olcam çünkü. ühü. April 15 blogum, saçlarım ve tuuuçeonur baştürk bugün kelebekteki köşesinde burayı haince ifşa etmiş. durumu haber veren telefonlara bakayım derken kafamı lavaboya çarptım, asetonun kapağını ve ojenin kendisini kaybettim, işe geç kaldım. bari bugün işleri dışarıdan halledeyim dedim. sonuç: gittim kuaföre saç boyattım. zaten ne zaman olayları akışına bıraksam saç rengim değişiyor.
şimdi, onur bey'in bu kadar alakasız bir yeri bulabilmesi için benim gibi sıkıldıkça google'da kendi adını aratanlardan olması lazım (nanik). bunu yazdım bir kenara.
bugün (dün?) sabahın köründen itibaren, aylardır aldığından daha çok hit almış blog. rezaletin dik alası yani. ben msn listemdeki insanlar bile okumuyo nasıl olsa diye takılırken... zaten önce google'a her seks, kokain, göt yazan buraya ulaşabilmeye başlamıştı. bir de iki seferdir "kokain yapma yöntemi" aratan biri çıktı ki. evde kokain üretmeye çalışıp, tarifi de internetten arayan pırıl pırıl, umut dolu insanlar var. aferin.
konuya dönersek, ben blogu önerilcek insan mıyım be? ağzım bozuk bir kere, düzelmiyo. ikincisi, annemin her zaman dediği gibi, benim yolum yol değil. valla. bir de, iş yerindekiler
kesin kesin okudular o köşeyi. (biz işyerice takipçiniz onurcum. biz çalışalım, sen gez, oh!) kazara biri girip baksa çok utanırlar, yüzleri al al olur, koynumuza bunu mu beslemişiz derler.
neyse ki beni tuğçe baran'a benzetmiş. ya ebru drew'a benzetseydi? derhal anadolu yakasına taşınıp, kendime tercihen (nedense) erenköy'de yaşayan hayırlı bir anadolu yakası çocuğu bulmak zorunda kalırdım. o işe gider gelirdi, ben de buraya yemek tarifleri yazardım.
ayrıca tuğçe baran bloguna yılbaşı civarından beri yazmıyor. hatırladığım kadarıyla son zamanlarda içine bir huzur, bir nur inmiş gibiydi. fasa masa gitti. sonra karşıda cehennemin dibinde bir yerden şirin bir ev edindi (hedef şaşırtmaya çalışmıyorsa). yani piyango çıkmış olabilir ona. kaderimiz benzesin bari.
April 11 home is where the hatred isimdat! kozmik bir güç sosyal hayatımıza çelme taktı galiba. fark ettim ki ben hayatımın
kaydını insanlar üzerinden tutuyormuşum. birilerini aklımdan çıkartmaya çalışınca bir sürü hatıra beraberinde gidiyor. bu aralar üçer beşer gidiyorlar.
iğneyi kendime batırsam kesin bişiler çıkar da, çuvaldızı batırdığımda ortaya çıkanların üzerine benzin döküp yakasım geliyor. hani ulen, ben şapşal ve tedbirsiz bir insanım diyelim, siz niye bu kadar ahlaksız ve prensipsiz ve mal ve öküzsünüz. (aha delirdim)
ama yani şimdi arınmak için 2485 kilometre uzağa gidilir mi? (orta okul numaram olan 2485 aynı zamanda london-istanbul arasındaki kilometre sayısı. bildiğimiz üzere ingiliz olan brett anderson ne demiş: fall at the southern snow, touch the winter of my soul. işte aradığım işaret!) bu kısa şuur yitiminden sonra, konuya girelim:
şu sıralar istanbul'u terk etme kararını zihnimde evirip çeviriyorum. melda'ya bugün "ben istanbulu bırakamam galiba" diye dert yandım. sonra bu galiba üzerinde biraz düşüneyim dedim de, yok, istanbulu bırakmamam için pek de bir neden kalmamış (kariyerin götüne koyarsak tabi). eve dönerken nedir ulan buradaki geçmişim dedim. bir bok aklıma gelmedi. ya fena bir hafıza kaybı yaşıyorum, ya da fena bir hafıza kaybı yaşıyorum yani (çok farklı şeyler bunlar, birbirine karıştırmayın).
bir yandan anladım ki europe is our playground dönemim gerilerde kalmaya başlamış. şimdi sırtıma çantayı vurup gitmeye kalksam, kapatılacak elektrik ve su saatleri, bir yerlere dağıtılacak eşyalar, istifalar, kağıt işleri, para mevzuları. amanın yani. diğer yandan biz
burada şuursuz vahşilerin arasında kalmış bir grup aklı selim insan (demirbaş) yakında kafamıza kafamıza darbe yemekten aptal olup dine dönme tehlikesiyle karşı karşıyayız. ortalarda "mevlana beni sarhoş ediyor" die dolaşmaya başlarsam tekmeleyiniz.
gelin görün ki ingiltere'de ne yaparım diye düşününce, aklıma şeker yemekten başka bişi gelmiyo. evet, burakla en son adam gibi görüştüğümüzde makarna şekerlerden bileklik yapmış, bileklerimizi yalıyorduk. sonra da çubuk şekerleri burnumuza sokmuştuk. hayat bu sevimli gerzekliklere fazlaca gülmekten ibaretti.
aslında uçağa binip hayat boyu havada kalasım var.
az önce dert yandığım demirbaş barıştan çok insightful bir görüş geldi: nedir bu nihilizm kardeşim, sen de irvin welsh değil, nick hornby karakteri ol!
zaten başımıza ne geldiyse kendimizi roman karakteri sanmaktan geldi be ayol. (başımıza pek de bir bok gelmedi ya. roman icabı. idare edin.) March 27 mr. big lend me a dollar!27 de oldum şekercağızlarım. zaten 1 yıldır yaşımı soranlara "ya 30 işte" dediğim için, hasarsız atlatabileceğim 3 yılım daha var. 31'i de iğrenç espirilerle geçiştirirsem, sonra da soranlara 35 demeye başlarsam... hayat geçer gider yani. nedir?
istem doğum günümde cosmopolitan virtual makeover programı almış. hani şu fotoğrafınızın üzerinden saç modelini değiştirip makyaj falan yaptığınız şeylerden. sonra da ortaya çıkan hilkat garibelerini cosmopolitan kapağına dönüştürebiliyorsunuz. istemle doğum günümde oturup eski sevgilileri cosmo girl'e çevirdik. belki de o yüzden hilkat garibesi gibi oldular. olsun, pek eğlendik.
Sonraa... brokeback mountain'a gittim. yorumum "eaah schnitzel mchnitzel". hı? filmle hiçbir ilgisi yok. belli ki benim ruhum çoktan ölmüş, gönül telim kopmuş. yola bensiz devam ediniz. syriana denilen dünya sıkıcısı film beni daha çok sardı diyim, durumun vehametini anlayın.
olmayan ruhum ve ben bugün sex and the city'nin son bölümünü nihayetinde izleyebildik. çok şahane, çok eğlenceli, çok sulu. mr. big'in carrie'nin ardından paris'e gitmesi, carrie'nin onu gördüğü anda kötü oyunculuğuna rağmen ağlaması, köprüde öpüşmeleri falan olmayan gönül telimi titretiverecekti ki suratımdaki aptal tebessümü fark edip kendimi çimdikledim. bir kere türk olduğumuzu düşünürsek absofuckinlutely'yi hakkıyla telaffuz edecek bir adamın hayat boyu karşımıza çıkma ihtimali beklemeye değmeyecek bişi. ayrıca mutfağıma bilinmeyen yerden su aktığı, tuvaletime bilinen bir yerden su aktığı, odamın lambasının duyunun değişmesi gerektiği ve evde bir sürü bozuk priz olduğunu düşünürsek zorunluluktan da olsa ben hala aidan'ın tarafını tutuyorum. dolayısıyla satcsever ve mr bigci sevgili kız arkadaşlarımın kalp sağlığını düşünerek iki fotoğraf buldum. aha, mr. big dediğimiz türk gibi bıyık bırakıp, beyaz atlet giyen bir adam, tamirattan da anlamıyor. niha niha ha! March 20 pazartesi eğlencesipazartesi günü devam ediyor. yorgunum, kollarım bacaklarım ağrıyo (kalp krizi?) yapacak iş yok. gazete okuyorum ama bütün yazarlar dün pazar rehavetine kapılmışlar anlaşılan. yine magazine kaldık yani (yaşasın yaşasın!!!) Bugün Onur Baştürk'ün kelebekteki köşesi pazartesi sendromunu üzerimden atmamı sağladı. yeşim salkım kişisi onur baştürk'e laf sokup ağzının payını almış. öl yeşim öl! sayfam yapılsın. eve gideyim. March 18 return of the blondiesevgili insanlık, çalışmak insanlık dışı bişi. hepimiz sakat olmalı, bütün gün yan gelip yatmalıydık. ya da kafadan ibaret olmalıydık, vücudumuz olmamalıydı. hem yoruluyo, hem kilo alıyo meret şey.
evet, resimden hiç anlaşılmadığı gibi ben yine sarışın oldum. ve kuaförden eve döner dönmez her nedense christian diordan arayıp bana birşeyler anlatmaya çalışan bir adama "özerk, özerk, alo naber len! abi saç boyattım die nie heyecan yaptın. ne? özerk değil misiniz?" gibi bişiler söyleyerek sarışınlığımı resmen ilan ettim. hepinizin benden çekeceği var. yine en başa dönersek, bu çalışma temposuyla ne bahar gelecek, ne yaz şekercağızlarım. şimdilik askerde olduğumu varsayıyorum, ama pek afedersiniz ne bokuma yarıyo bilmiyorum. insanlık için bahar, yaz, deniz, kum, kuş, ağaç diliyorum. bir de aşık olalım, fiki fiki yapalım. hihi:P |
|
|